logo

”Bir de bu açıdan bakmak” Prof.Dr.Behçet Al

       Vakfımızın 2018-2019 öğretim yılı konferans,seminer,söyleşi programlarının bu haftaki konuğu Prof.Dr.Behçet AL’dı.Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Anabilim dalı öğretim üyesi Prof.Dr.Behçet Al,vakfımızın konferans salonunda İstanbul’da okuyan bursiyerlerimize ‘’BİR DE BU AÇIDAN BAKMAK’’ konulu bir konferans verdi.Konferansa İstanbul’da bulunan çok sayıda Akademisyen hemşerimiz de katıldı.Konferansın açılışını vakıf başkanımız Dr.Orhan Sami Gültekin yaptıktan sonra öğrencilerimizden Doğukan Zengin konuk hocamızın hayatına dair bir hatırasını okudu.Konuk hocamızın konferansından sonra kendisine Muş’a ait bir tablo takdim edildi.Öğrencilerimizle beraber yemek yendikten sonra program sona erdi.

Bir Hatıra

Cennet-ül Baki’den Arafat’a

2006 yılında Diyanetin Hac organizasyonunda sağlık görevlisi olarak Medine ekibinde çalıştım… Hastanemiz Mescid-i Nebeviye on dakikalık yürüme mesafesinde idi. Her çeşit hasta ve hastalıklara bakıyorduk?

Artık hac zamanı yaklaşmış, Arafat’a çıkmaya sayılı günler kalmıştı. Hacı adayları Medine-i Münevvere ‘yi terk edip, Mekke-i Mükerreme’ye gitmeye başlamışlardı. Herkes çok heyecanlı ve bir o kadar sevinçli idi. 

Tam bu sıralarda genel durumu kötü, şuuru kapalı, mosmor kesilmiş, yetmiş yaşlarında, oldukça da kilolu kadın hacı adaylarından biri acil servise getirildi. Hastamız Balıkesir veya Denizli’nin köylerindendi. O yaşa kadar hacca gelmek için ancak para biriktirdiklerini; ilk müracaatlarında hac kurasında isimlerinin çıktığını, köyde çiftçilik yaptıklarını, hacca sadece eşi ile geldiklerini, o gün de Mekke’ye kafileleri ile beraber gitmek için otobüse de bindiklerini hasta ile aynı yaşlarda bulunan eşinden öğrendik. KOAH denilen nefes darlığı hastalığı vardı. Hac seyahatinin heyecanı ve meşakkati içinde tedavisini düzenli alamamıştı… 

Hastaya yapılan medikal (ilaçlı) müdahaleler yetersiz kaldı. Soluk borusuna tüp takmak zorunda kaldık. Bu tür hasta grubunu meslek hayatımın içinde çok görmüş ve tedavi etmiştim. O hastanın durumu hakikatten çok ciddi idi. Yapılan müdahalelere hiçbir şekilde cevap vermedi. Her geçen dakika daha da kötüleşti.  Hastanemizde daha fazlası da yapılamazdı. Arap hastanesine götürüp yoğun bakıma yatırmalı; sonucu orda beklemeli idik.  

Hastanın kafilesi de otobüslere binmiş, hastane önüne gelmiş, hastayı bekliyorlardı. Hava çok sıcak, otobüslerin içinde beklemek can sıkıcı; bazı hacılar da bir an önce hareket etmek istiyordu. O an orda yaşananlar eski dramatik Türk filmlerinde bile bulunmazdı. Hastanın eşine durumu anlattık… Eşi hastasının başına geldi; eğilip elli yıllık eşinin alnından öptü, ellerini alıp defalarca ağzına götürdü. “Ben seni Türkiye’den sağlam getirdim, beraber seninle hac yapacaktık, sen şimdi burada kalırsan ben sensiz nasıl tek başıma Arafat’a çıkarım” sözleri ve akıttığı gözyaşları hepimizin kalplerini derinden etkiledi. 

Diyanet görevlileri, gözlü yaşlı, yaşlı adamın kollarına girip otobüse götürdüler. İki dakika sonra tekrar hastanın yanına geldi. Eşine sarıldı, alnından öptü; hastanın ellerini defalarca ağzına götürdü ve defalarca helâlık diledi. “Beni affet; biz seninle beraber Arafat’a çıkıp hacı olacaktık; evimize çocukların yanına beraber dönecektik. Sen olmadan ben Türkiye’ye nasıl dönerim. Seni getiremediğimi çocuklara nasıl söylerim” dedi ve hastanın üzerine kapanıp ağladı, ağladı ve ağladı… Kendisine hastayı Arap hastanesine götüreceğimizi ve her şeye hazırlıklı olması gerektiğini söyledik. Mesajımızı hemen algıladı ve  “Peki, ölünce kim defin edecek” diye sordu. Medinelilerin, şehir yöneticilerin ve hac görevlilerinin cenazeyi yıkayıp namazını kıldıktan sonra Cennet-ül Bakiye’ye defin edeceklerini söyledik. Diyanet görevlileri, sıcak havadaki hamam gibi otobüste olan hacı adaylarının “haydi çabuk olalım, piştik” seslerine daha fazla kayıtsız kalamadılar ve ayakları önde, başı arkada eşine bakan yaşlı adamın kollarından tutup nazikçe otobüse doğru götürdüler. 

Bu arada ambulans kapıya yanaşmıştı; hastayı sedyeye alıp kapıdan ambulansa doğru giderken adam tekrar ağlayarak geldi. Bu defa durumu daha da kötü idi, kendisini büsbütün bırakmıştı. Dokunsan o da yere hastanın yanına yıkılacak gibiydi. Belli ki eşinden ayrılmak ona dayanılmaz bir keder vermişti. Tekrar eşine sarıldı, olabildiğince yüzünü onun yüzüne ve ellerine sürdü. “Kafileden ayrılamayacağını, onu da yalnız bırakmak istemediğini, ancak bunu yapmak zorunda olduğunu, bundan dolayı da çok üzgün olduğunu” ağlayarak söyledi. Görevliler bu kez onu zorla hastadan ayırabildiler. O an, orada bulunan hepimiz, bu duygu yüklü sahne karşısında dayanamayıp adamın ağlamalarına eşlik ettik. Bu hal içinde adamı otobüse hastayı da başka bir âlemde görüşmeleri umudu ambulansa bindirdik. 

Hastayı Arap hastanesine ben götürdüm. Solunum cihazına bağladık. Geri dönmesi mümkün görünmeyen hastanın cansız gibi duran bedeni ile vedalaşıp ayrılmak zorunda kaldık. Bir daha da onda haber alamadık.

Bu olaydan on veya on iki gün sonrasında idi. Medine’deki tüm hacı adayları Arafat’a çıkmak üzere Medine;’den ayrılmışlardı. Sadece birkaç diyanet görevlisi ve sağlık çalışanı son güne kalmıştı. Gitmek için tüm hazırlıklarımızı yapmış, bavullarımızı toplamış ve otel lobisine indirmiştik. Hakikatten Kâbe’yi görmek için çok heyecanlı ve sevinçli idim. Aynı zamanda Resulullah’tan (ASM) ayrılacağımız için de hüzünlüydüm. Bu atmosfer içinde iken diyanet görevlilerinden biri telefonda ”hocam bir hacı adayımız kafilesini kaçırdı, yanınıza gelecek; Mekke’ye giderken onu da beraberinizde götürebilir misiniz” dedi. Gelsin dedim. 

Hasta yoktu; beraber çalıştığımız hemşire hanım ve diğer sağlık çalışanları da eşyalarını hazırlamak için otele gitmişlerdi. Kısacası, o gün poliklinikte yalnız ben vardım. Masanın üzerinde duran bir dua kitabını açmış okuyordum.  Elinde hac çantası, yetmiş yaşlarında, gözlüklü bir kadın selam verip içeri girdi ve karşımdaki sandalyeye oturdu. Bizimle beraber Mekke’ye gideceğini söyledi. Diyanet görevlisinin söylediği hacı adayı idi…

Çok sakin duruyordu. Ben de kendisine hoş geldiğini, biraz sonra beraber gideceğimizi söyledikten sonra önümdeki kitabı okumaya devam ettim. Sonra, misafirim beni konuşturmak için sorular sordu. Neden sonra ona saygısızlık ettiğimi hatırladım. Hemen  elimdeki kitabı kapatıp sorduklarına cevap verdim. Bir ara durdu, geri yaslandı, son derece sakin ve güler yüzle bana bakarak “Doktor bey, beni tanıdınız mı” dedi. Tanımadığımı söyleyince, yine aynı soğukkanlılıkta “Ben geçen günkü hastanızım; falan hacının (eşinin ismini söyleyerek) hanımıyım” dedi ve gülümsedi. Ben oturduğum yerden ani bir hareketle ayağa fırlayarak “Aman Allahım, şükürler olsun” dediğimi hatırlıyorum. Sonra teyit ettirmek için titreyerek “hakikatten siz O musunuz” dedim? Onun ölmüş olabileceğini düşünüyorduk. Tüm bunlar nasıl oldu? Bir yanlışlık yok, değil mi” diye sordum.  Rüya mı yoksa hayal mi görüyorum? Yanımda başka kimse de yoktu ki, yaşadığımızın hakikat olduğu ondan öğreneyim; hayretimi ve sevincimi onunla paylaşayım. Çok kısa bir anda zihnimden binlerce ihtimaller geçti. Yaklaşık yirmi kilo vermiş, çok zayıflamıştı. Gözlerinde geniş çerçeveli gözlükleri vardı. Gördüğüm o hastaya hiç benzemiyordu. Sonra olanların tümünü kabullenmek zorunda kaldım. 

Hekimlik mesleğinde ölümden dönen tüm hastalarımız için sevinmişim. Ancak o hacı adayı hastamız için yaşadığım şaşkınlık, sevinç ve heyecanı hiçbir hastada yaşamamıştım; şu ana kadar da yaşamadım. Tüm hissiyatımla onu kucaklamak istemiştim.
Hacımız, Arafat’a çıkmaya çok az zaman kala hiç beklenmedik ve tahmin edilmedik bir şekilde geri dönmüş. Zaman kısa olduğu için hiç beklemeden makineden ayırmışlar. O gün Türk yetkililerine haber verilmiş ve hastaneden alınmıştı. Diyanet görevlilerinden de benim ona müdahale ettiğimi öğrenmiş. Bana da sürpriz yapmışlardı. 

O sevinçle Arafat’a çıkmak için Medine-i Münevvere’den ayrıldık. Asıl heyecan Arafat’ta yaşandı. Başta kocası, kafilesi, herkes onu ölmüş ve Cennet-i Bakiye’ye defin edildiğini biliyordu. Arafat’ta, o mahşeri kalabalıkta, ölümünün arkasında kendisi için gözyaşları içinde duaya duran muhterem eşi ile karşılaştı?… 

Beraber Arafat’ta kıyamda durdular, Müzdelife’den Mina’ya beraber gittiler ve beraber Kâbe’yi tavaf edip hacı oldular. Nazarımızda biri canlı, biri canlı cenaze?

Nasıl bir an, nasıl bir sevinç ve mutluluk yaşadıklarını göremedim. Ancak hayal edebiliyorum. Allah (CC) o yılki haccımı o iki yaşlı çiftin yüzü suyu hürmetine kabul etsin? 

Prof. Dr. Behçet Al

Gaziantep Ünv. Tıp Fak.

Etiketler:
Share
153 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ